28 Eylül 2009

KAYIP ŞİİR

Kayıp Şiir

Bir şiir yazmalı kayıp adında,
Şiirsiz şairlere atfedilmeli.
Bir şiir yazılmalı şiir tadında,
Yazılmadan daha kaybedilmeli.

Bir şiir yazmalı gaflet anında,
Gafil her ana vakfedilmeli.
Bir şiir yazılmalı caz makamında,
Bestesiz notalarda hiç edilmeli.

Bir şiir yazmalı han odasında
Yorgun yollarda sarf edilmeli.
Bir şiir yazılmalı tam ortasında,
Sonu hiç gelmeden bitirilmeli.

Bir şiir yazmalı köpükle suya
Zengin uyaklar akıp gitmeli
Bir şiir yazılmalı yitik bir koy’a
Vezinsiz dizelerde nakşedilmeli.

Bir şiir yazmalı tan ağarırken
Kuşluk vaktine yetişmemeli.
Bir şiir yazılmalı tam bağırırken,
Suskun çığlıklara hapsedilmeli.

Bir şiir yazmalı herkes uyurken,
Gecenin sessizliğini titretmeli,
Bir şiir yazılmalı ay tutulurken,
Aydınlık karanlığa terk edilmeli.

Bir şiir yazmalı silah zoruyla,
Nöbetçi mahkemeye sevk edilmeli.
Bir şiir yazılmalı devlet yoluyla,
Kanun namına zapt edilmeli.

Bir şiir yazmalı kayıp kaydında,
Kayıp arşivlere kaydedilmeli.
Bir şiir yazılmalı cinnet anında,
Bütün kötü şiirler katledilmeli.

Bir şiir yazmalı günün sonunda,
Geçen güne kaydedilmeli.
Bir şiir yazılmalı kayıp adında
Kayıp kayıplarda kaybedilmeli.


H.A.D 03:19/ 29,09,09 Salı

12 Nisan 2009

sokak lambası

bağırdı arkamdan bir ses,
hey genç!
durakladım arkama bakmak istedim, ama ben öyle her arkadan seslenene bakacak adam mıydım? sallamamaya gayret ettim. adımlarımı hızlandırdım, ses tekrar heeeeyy sana diyorum genç, diye bağırdı sanki. aklıma bi kedi gördüm sanki, gördüüm gördüüüm bir kedi gördüm, diyen tweety geldi. ne alaka demeyin geldi işte. sonra genç diye bir ses duyum sanki dedim kendi kendime. dönücektim, dönmeyiverdim yine devam ettim ama adımlarımı daha ağırdan aldım. adımladım yolumu ağır ağır. yanlızdım, o dönüp bakamadığım ses vardı sadece. neden yavaşladım? korkmalı mıydım? bilmem, ama daha da yavaşladım. yetişsin diye ses. yetişti daha yakından, Genç! Sana bağırmıyorum sanki, neden dönüp bakmıyosun ki? diyiverdi. bakmadım yine. eh bukadar yaklaştın gel bakalım dedim kendimce gelde görelim seni. yaklaştı, yaklaştı ve sessss daha da yaklaştı. topuklarını yere daha net vurmaya nefesini daha sık almaya başladı. heyyyy dedi ve sarstı omuzumdan güçlü bir el. döndüm baktım artık. ne el ne de sesin sahibi vardı... sarsılmıştım, eminim, sarsılmştım. genç bir sesin sahibi güçlü bir el tarafından. karanlığa ve sokak ışığına takıldı gözüm. cesaret verir gibiydi. sen yoluna devam et dedi sokak lambası. sanki git evine, dolanma bu saatlerde burada der gibiydi. git de ben de dinleniyim artık dese tam olucaktı. buralardan sorumlu o olmalıydı. sakin, vakur ve dimdikti. arkama bakıp kolaçan ettim, ses, topuk sesi, genç sesi.... yanlızdım. sokak lambası girdi koluma. eşlik etti eve kadar ve bir diğer arkadaşı selamladı kapının önünde, saygıyla. tıpkı diğerlerinin on metrede bir karşılayıp, mütebessim; iyi akşamlar edasıyla baktıkları ve selamladıkları gibi. anahtarımı çıkardım, karanlık girişi eğilip aydınlattı sokak lambası. kapıyı açtım, teşekkür ettim. sırtımı sıvazladı, genç dedi,
iyi geceler.

4 Nisan 2009

EL Kızı...

"hiç kimsenin yağmurun bile, böyle küçük elleri yoktu"

sıradan bir ders çıkışı ve
mecidiyeköy arabası.
sıradan bir adam, sıradan bir kalabalık...
sırrı mahfuz bir an için kalem tutuyor,
sırdan bir el kızına yazıyorum.
Otobüsteyim
kalabalık denemeyecek kadar ,
kalabalık bir otobüste.
istanbul şartlarında tabi!
curucuna şehir istanbul.
yanımda güzel bir kadın,
yüzüne bakamadığım kadar
ellerine bakıyorum,
yüzünü merak edip.
ama ellerinden alamıyorum gözlerimi.
uzuvların evlenmesini yaşıyorum.
gözlerim ellerine aşık oldu el kızı.
artık yüzünü merak etmiyorum.
bakabildiğim
tek uzvun ellerin belki,
ama sesini de duymuşluğum var.
sırdan bir kadının sıradan sesi!
sesini duymak yerine
ellerini tutmuşluğum olsun istedim bir an...
sesini duymayı ben seçmemiştim çünkü.
pardon ben elinizi tutsam?
efendim?
gözlerim ellerime baktı, otobüs durdu...
gördüğüm artık son duraktı.
büyü bozuldu, yüzüne baktım.
yüzünde ellerin vardı.
küçücük ellerin dünya kadardı.
Ellerinle tanışmak güzeldi
El kızı....

28 Şubat 2009

Ön söz, Öz söz, Has söz, Az söz

Ben geldim blog!
Şimdi bana nası yaaani? diye sorman gerekiyo anladın sanırsam. Eh bu da bana cevap hakkı doğurur malum. Belki diyorum yazmaya başlarım, bir bahane oluverirsin. Blog mlog takılırız bütün camia. Bugünün tarihini benim yerime at. Zira ben her aldığım kitaba atmaya sözverdiğim tarihleri dahi atmam. Sonra da yaklaşık olarak belirleyip karaladığım tarihe her baktığımda bir kandırılmışlık ve yapaylık hissine kapılırım. Aynı sorunu seninle yaşamak istemiyorum. Neyseki bu işi benim yerime yapacağına hiç şüphem yok. Seni sevmeye bile başladım biliyo musun? Herneyse artık demir almak vakti geldi. Herzaman geciktirdiğim kahvaltımı bu saatte de olsa yapmak istiyorum; adına da kahvaltı demek istiyorum saate aldırmadan. Kahvaltı o gün yediğin ilk öğün müdür yoksa en geç saat 12 ye kadarki zaman diliminde yaparsan bu adı hak eder hep düşünmüşümdür. Saçma buluyosun di mi? Psikoloji işte. Kendimle başbaşa kaldığımda böyle oluyorum. Tamam kalktım.
Kahvaltı mönüsü: Çay, Haşlanmış yumurta, Kuymak ( İyi yaparım bunu da bil), Zeytin, Peynir.
Allah olmayanlara da versin.
Amin...